Mecit agamın yıldırım teli
Geçen ay, dedelerimizden kalan bir taşınmaz malı araştırırken, rahmetli babamın mirasçıları arasında en büyük ağabeyim (agam) Mecit’in ve onun varislerinin isimlerinin yer almadığını fark ettim. Mecit agamın, 1970 yılında babamla anlaşamayarak ailesiyle birlikte Varna bölgesine göç etmesi ve Bulgaristan’da 1977 yılında verilen vatandaşlık numarasını (EGN) henüz almamış olması nedeniyle aile kütüğünde bir karışıklık yaşandığını tahmin ettim. Bu hatanın düzeltilmesi için vakit kaybetmeden Eğridere Belediye Başkanlığına bir dilekçe verdim. Eğridere Belediyesi çalışanları, beni de şaşırtacak bir hızla bu hatayı yalnızca bir gün içinde düzelttiler.
Bu olay beni derin hatıralara sürükledi ve 11 yıl önce ebediyete uğurladığımız Mecit agamı özlemle anmama vesile oldu.
Mecit agam, henüz 17 yaşındayken (1965) elektrikçilik kurslarına giderek evlere elektrik tesisatı döşeyen bir usta olmuştu. O dönemlerde doğduğum Tosçalı köyüne elektrik şebekesi yeni yeni geliyordu; "şaap şuup" sesleri eşliğinde elektrik direkleri dikiliyor, Mecit agam ise çekilen bu hatlardan evlere elektrik bağlıyordu.
1966 yılının yağmurlu bir Ramazan Bayramı günü, dedelerimizden kalma evimize yıldırım düştü. Yıldırım, evimizin batı duvarında 30-40 santimetrelik bir delik açarak odanın toprak döşemesinden zemin kata ulaşmış ve oradaki ineğimizi telef etmişti. O sırada henüz 3,5 yaşındaydım fakat o anı dün gibi hatırlıyorum. Pencereden, bayram şekeri toplayan çocukların yağmurdan kaçışını seyrederken birden kulakları sağır eden bir gök gürültüsü koptu. Odanın içi zeminden fırlayan toprak parçalarıyla doldu; ayaklarımda ve kasıklarımda saatlerce süren şiddetli bir yanma ile karıncalanma hissettim. Yaşadığım o büyük korku yüzünden aylarca gözüme uyku girmedi.
Bu hadisenin üzerinden çok geçmeden Mecit agam, evimizin çatısına kurduğu, adeta büyük bir örümcek ağını andıran telli düzeneği göstererek bana, “Artık korkma; bu yaptığım yıldırım teli, yıldırımları eve zarar vermeden yakalayıp toprağa gömecek,” dedi. Sonradan idrak ettim ki, henüz 18 yaşında olan abim kendi imkânlarıyla bir paratoner, yani yıldırımsavar icat etmişti. O yıllarda Tosçalı köyünde paratoner görmeyi bırakın, adını dahi duyan kimse yoktu.
Yıl 1978... Mıglij kasabasında lise eğitimime devam ediyordum. Elektrik dersinde öğretmenimiz yıldırımsavar konusunu anlatıyordu. Benim Kırcaali’nin ücra bir köyünden geldiğimi düşünerek, “Sen şimdi dışarı çık, okulun arkasında çatıya doğru uzanan bir tel göreceksin. Ona iyice bak, sonra gelip arkadaşlarına anlatırsın,” dedi. Sınıftan çıkıp paratoner telini buldum fakat tel kopmuştu. Biraz kantinde vakit geçirdikten sonra sınıfa döndüm. Öğretmenim, “İlk defa paratoner gördün, değil mi?” diye sordu. Ben de gururla, “Bizim evde 12 senedir paratoner var, elektrikçi abim yaptı,” cevabını verdim. Tüm sınıf bana hayretle bakarken, göğsüm kabarmıştı. Ne yazık ki Bulgaristan’daki totaliter rejim, 70’li yılların sonuna doğru bu düzeneğin paratoner değil, Türk televizyon kanallarını izlemek için kurulmuş gizli bir anten olduğunu iddia ederek onu söktürdü.
Beş buçuk yaşlarındayken bir ağaçta sallanırken, benimle yaşıt bir kız çocuğunun ayağımdan çekmesi sonucu sert bir şekilde yere düşmüş ve bacağımı kırmıştım. Acı içinde kıvranıp ağlarken tüm mahalle başıma toplandı. Babam ise elinde bir sopayla yaklaşarak çevrelerdekilere, “Sopayı gördü mü hemen ayağa kalkar kalkar o,” diyordu. Sopayı görüyordum ama acıdan kımıldayamıyordum bile. İşte o an imdadıma yine çocukluk kahramanım Mecit agam yetişti. Beni hemen kucağına aldı, bir araç bulup Kırcaali Hastanesine yetiştirdi. Bacağımı önce alçıya, ardından askıya aldılar. Mecit agam olmasaydı, o dönemin köy şartlarında beni doktora götüren olmazdı; ömür boyu ya yatalak kalırdım ya da sakat...
Mecit agam, çocukluk yıllarımdaki en büyük rol modelimdi. Ben 7-8 yaşlarındayken Varna bölgesine göç etti. Senede bir kez köyü ziyarete geldiğinde bana verdiği bir Leva, benim için en büyük bayramdı. Oysa annem ve babam, gece gündüz tarlada çalışmama rağmen okula giderken cebime 10 santin (Stotinka - Levanın kuruşu) bile koymazlardı.
Mecit agam, Türkiye’ye ilk göç eden öncülerdendi. Kendisinden sonra gelen tüm göçmenlere elinden gelen yardımı yaptı. Bu insanların bazıları sonradan nankörlük etse de o hiçbir zaman şikayetçi olmadı, iyilik yapmaktan geri durmadı.
Yaşadığı ağır stresler sebebiyle henüz 40 yaşındayken şeker hastalığına yakalandı ve çok zor günler geçirdi. Bu hastalık onu fiziksel ve zihinsel olarak yıpratıp perişan etse de içindeki o öncü, fedakar ruhu hiçbir zaman kaybetmedi. 67 yaşında hayata gözlerini yumduktan sonra bile bıraktığı mirasla çocuklarına faydalı olmaya devam ediyor.
Bu hayattaki rol modelime, canım kahramanıma olan minnet borcumun ne kadarını ödeyebildim, inan bilmiyorum. Ancak aziz hatırasını daima derin bir saygı, sevgi ve minnetle anıyorum.
Durmuş Arda