24 Aralık 2025 Çarşamba
Son günlerde, Bulgaristan’da bir şeyler oluyor…
Geçen ayın sonunda, 2026 yılı bütçe tasarısındaki vergi artışlarına en çok karşı çıkan parlamentodaki Demokratik Bulgaristan(DB) Partisi ve onun Harvard Üniversiteni mezunu başkanı Asen Vasilev oldu.
2026 bütçesinin en büyük savunucusu ise, geçen sene eski bir DS albayı torunu olan Delyan Peevski tarafından ele geçirilen ve Türkiye’de “Türk partisi” olarak lanse edilen Halk ve Özgürlükler Hareketi[HÖH/D(p)S] oldu.
Eskiden DS’nin ev kölesi Ahmet Doğan’ın , şimdi de Delyan Peevski’nin fedailiğini yapan, kalın enseli “gururumuz” Bayram Bayram, parlamentoda bütçe karşıtı olan bir milletvekilinin elinden mikrofonu alarak, “Abe defol buradan, düşkün pislik herif seni. Tam bir düşkün pisliksin. Kaybol git…” diyerek hakaret etti… “Bizim Bayramço’nun” bu “demokratik” hareketinden hepimiz çok “gurur duyduk”…
Diğer HÖH/D(p)S milletvekilleri de parlamentodaki diğer parti milletvekillerine hakaret, küfür, aşağılama hareketlerinde bulunuyorlar. Türkiye’deki bazı güç odaklarının 35 senedir desteklediği Bulgaristan’daki “Türk partisinin” geldiği durum budur!
Bu ayın başında, 2026 bütçesini protesto etmek amacıyla Sofya merkezde ufak ufak gösteriler yapılmaya başlandı.

Göstericiler, Peevski ve partisi HÖH/D(p)S’yi çağrıştırsın diye hükümet, cumhurbaşkanlığı ve parlamento üçgeni olarak bilinen alana pembe domuz maketi koydular.
Göstericiler, Delyan Peevski’ye “domuz” , Türkiye’de “Türk partisi” olarak lanse edilen HÖH/D(p)S partisine ise “domuzlar” partisi demeye başladı.

Aynı domuz maketin üzerine bir HÖH/D(p)S milletvekili, Asen Vasilev’i ima ederek, tırnak içinde, “Asena gey değildir!” yazdı.
8 Aralık günü, ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Yardımcısı Christopher Smith, Bulgaristan’da temaslarda bulundu, aynı gün, onlarca polis eşliğinde de Delyan Peevski, beraberindeki ev köleleriyle birlikte Kırcaali merkezde yürüdü, fakat can güvenliği korkusundan ertesi gün Kırcaali’de yapılacak olan “hükümete destek” mitingine katılamadı. Bu mitingi ev köleleri idare etti; hayvancılık, tarla ve inşaat köleleri ise ne alakası varsa bol bol “nefrete hayır!” sloganı attılar.
Christopher Smith, Cumhurbaşkanı Radev ve Bulgaristan parlamentosundaki tüm parti temsilcileriyle görüştü. HÖH/D(p)S, iki temsilcisi ile de görüştü.
Bu görüşmede, “Bulgaristan’daki kilit kurumları kontrol etmek için rüşvet ve nüfuz ticareti de dahil olmak üzere “yolsuzlukta önemli bir rol oynadığını” belirtilerek, 2021’de ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC) tarafından Küresel Magnitsky Yasası kapsamında yaptırım cezası alan Delyan Peevski yoktu.
2014 MASAK raporuna göre, o zaman Delyan Peevski’ ye ait olan Bulgartabak sigara şirketinin PKK ile Dubai üzerinden sigara kaçakçılığı yaptığı belirtilmektedir.
DS kadrolarının daha 70’li senelerden beri Sarı Avni ve Abuzer Uğurlu ile silah, sigara ve uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı bilinmektedir. Aynı kadrolar, Sedat Peker in iddialarına göre, 90’lı senelerin sonunda kendisini ve Hasan Yeşildağ’yı Sofya’da krallar gibi karşılamışlardır.
Son senelerde Sofya’daki Vitoşa otelinde, DS’nin eski kadrolarıyla, Türkiye’den hangi güç odakları ve hangi konularda işbirliği antlaşması yapmış olabilir?
10 Aralık günü, Bulgaristan’da milyonlar, yani halk, aynı anda 25 şehirde,” DS mafyasına hayır”, “yolsuzluklara hayır” “mafya adaletine hayır” vs gibi sloganları atarak protesto mitingleri yaptılar.
Bugün de, Bulgaristan hükümeti istifa etti…
ABD düğmeye bastıysa, Delyan Peevski’nin ve onun gibilerinin suyu ısınmış olabilir…
Acaba son dönemlerde, ABD düğmeye bastı da, Türkiye ayağındaki bazı güç odaklarının üstüne gidilmeye mi başlandı?
Durmuş Arda
Son günlerde Kırcaali’de, Bulgar etnik fanatikler arasında, Salifler(Vızrojdentsi) semtinde bulunan ve kentin en büyük okulu olan “Slaveykov” okulu baş yönetmenliği tartışması yapılıyor.
Totaliter rejimin tek partisi BKP’nin devamı olan BSP militanı Milko Bagdasarov, aynı okulun müdürlüğünden alınınca özetle şöyle bir açıklama yaptı:
“…Bayan Karayançeva tarafından seçilen yeni müdür, okulun eski müdür yardımcısıdır ve belki de “GERB’in yeni genç yüzü”, 60 yaşında emeklilik çağındaki ve geçen yılki müdür adaylığı konkursunda(yarışmasında) başarısız olan birisi, daha sonra müdürlük adaylığı için konkurs düzenlenmemesi için imza toplayanların başındaydı. Gerekçeleri ise şuydu: “Herhangi bir Türk müdür olarak gelmesin…”
Tsveta Karayançeva’ın bu kadro önerisi, başka illerdeki milletvekilleri tarafından da desteklenmiş olması gerek…”
Bagdasarov, bu konuda dürüst olsa, bu açıklamayı geçen sene yapardı, görevden alındıktan sonra değil…

En soldaki Karayançeva, koro başındaki eski Kırcaali Belediye başkanı Hasan Aziz ve ortadaki eski okul müdürü Milko Bagdasarov’u da saf dışı bıraktı…
Peki, kimdir bu Tsveta Karayançeva?
Karayançeva, daha önceki dönemlerde GERB partisinden Kırcaali milletvekili seçilen, bu dönemde ise Filibe(Plovdiv) milletvekilidir. Kendisi Doğu Trakya Bulgarları dernekleri temsilcisi olarak bilinir. Doğu Trakya Bulgarları dernekleri yöneticilerinin en büyük geçim kaynağı ise Türk düşmanlığıdır.
Kırcaali’de yaşayan Türkler arasında ise, Bagrasarov’un azılı bir Türk düşmanı olduğunu, hatta Ermeni asıllı bir aile tarafından evlatlık alındığını, biyolojik ebeveynlerinin Lom kasabasında yaşamış olan bir Roman ailesi olduğu söylentisi vardır. Hatta Bagdasarov’u evlatlık edinen aile, ilk olarak ona kendi Bagdasaryan soyadını verdikleri, fakat daha sonra Bagdasarov soyadını aldığı söylentisi de vardır. Tam tersine, “Slaveykov” okuluna “Herhangi bir Türk müdür gelmesin” sözü ilk olarak Bagdasarov’dan çıktığını iddia edenler de vardır.
Kırcaali bölgesinde yaşayanların %80’i Türk asıllı ve bir okulun Türk asıllı müdürü olması gayet doğal. Fakat patriotarlar, Türk asıllı birisinin okul müdürü olmasını dahi hazmedemiyorlar. Ancak “Türk müdür gelmesin” mantığı. Kırcaali’deki tüm resmi kurumlarda geçerlidir. Çünkü Kırcaali bölgesinde yaşayan Türkler. hala sömürge halkı olarak görülüyor.
Hangi tarafın haklı olduğunu bilemeyiz. Ancak her iki tarafın ortak noktası Türk düşmanlığı olduğu anlaşılıyor.
“Slaveykov” okulu, İlkokul 1. sınıftan 12. sınıfa, yani çocukların lise seviyesinde mezun oldukları bir okuldur. Anlaşılan patriotarlar(vatanseviciler), öğrencilerinin çoğunun Türk asıllı olduğu bir okulun Türk asıllı müdürü olmasından korkuyorlar.
Neden acaba?
Türk asıllı müdür olursa, Türk asıllı velilerin, çocuklarının seçmeli Türkçe dersi hakkı olduğunu öğrenip ve bunun için dilekçe vermelerinden mi çekiniyorlar?
Durmuş Arda
Birkaç gün önce, Türkiye parlamentosunda(TBBM), Kürt asıllıların oylarıyla seçilmiş George Aslan isimli bir milletvekili, Ankara Belediyesinin Talat Paşa anıtı yapmasını eleştirerek “Talat Paşa’nın Ermeni soykırımından sorumlu bir “katil” olduğunu ve bu “katiller” adına anıtlar yapılmasının yanlış olduğunu söyledi ve bundan dolayı büyük tartışma çıktı.
Talat Paşa, Osmanlı döneminin son yıllarında Maliye, Dahiliye(İçişleri) ve Sadrazamlık(Başbakanlık) yapmış Yeni Türk hareketinin önderlerinden birisidir.
Talat Paşa’nın ataları, Osmanlı idaresinin Celali isyanlarından dolayı, 16. asırdan sonra birçok Türk boyu gibi, şimdi Bulgaristan sınırları içindeki Doğu Rodoplar dağları eteklerinde bulunan Küçükçepelce köyüne sürülmüştür(Yerel Türklerin dilinde çepel; ağaç, çalı, çamurdan yapılan yapı anlamına gelmektedir).
Talat Paşa’nın da doğum yeri Küçükçepelce, Kırcaali’ye 25, kestirme yollardan Edirne merkeze ise 80 km mesafededir.
28 haneli Küçükçepelce köyü, Balkan savaşından sonra tamamen göçe zorlanmış olup, şimdilerde sadece birkaç çeşme, birkaç meyve ağacı ve birkaç mezar taşı, burada eskiden yaşam olduğunu hatırlatmaktadır.

Talat Paşa’nın köyünde taş üstünde birkaç taş.

Talat Paşa, köyündeki bu asırlık dut ağacından dut yemiş midir?

Küçükçepelce’nin hala buz gibi suyu olan su kaynağı.

Küçükçepelce’nin kurumuş su kaynaklarından birisi.

Küçükçepelce’nin birkaç mezar taşlarından birisi.
Talat Paşa’nın ailesi, akrabaları ve köydeşlerinin tamamı, Osmanlı döneminde Anadolu’dan Rodop dağlarına, Balkan savaşında ise Edirne tarafına göçe zorlanırken…
Ermeniler ise, Kafkaslar ve Doğu Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde dağınık bir şekilde yaşarken, Osmanlı idaresi sayesinde Batı Anadolu ve Balkanlar’daki şehirlere kadar yerleşerek ticaret yapmışlar, asırlardır bir şehirleşme dönemi yaşamışlardır. Osmanlı’nın “Sadıka i milleti” olmuşlardır.
Fakat 19. yüzyılın ortasından itibaren, Osmanlı topraklarında açılmaya başlayan misyoner okullarından sonra, Ermeni halkının bir kısmı, misyonerlerin emri altında giren Ermeni çetecilerin esareti altına girmiştir.
Örneğin Kırım, 1877-1878 Osmanlı- Rusya, Balkan ve 1. Dünya savaşlarında, Ermeni çetecilerin emrinde Osmanlıya karşı savaşan Ermeniler olduğu gibi, Osmanlı askerleriyle omuz omuza emperyalist güçlere karşı savaşan Ermeniler de olmuştur.
Ancak, emperyalist güçlerin emrine girerek sivil katili olan Ermenilerin sayısı da az değildir…
Bu Ermenilerin ikisi, 1.Balkan ve 1. Dünya savaşında sivil Türkleri katletme işini üstlenen Karekin Nıjdeh ve Antranik Ozanyan’dır(Google haritalarda Karabağ Hankendi’de hala “General” Adranik caddesi bulunmaktadır).
Balkan savaşında, bu Ermeni ikili, işgalci Bulgar ordusunun destek gücü olarak, emirlerine 271 Ermeni çeteci toplayarak ve diğer Bulgar çetecilerle birlikte, benim doğduğum Kırcaali bölgesindeki binlerce sivil Türk’ün katledilmesine ve yüz binlercesini de göçe zorlayarak açlıktan, soğuktan ölmesine vesile olanlardandır. Örneğin Tekirdağ’da 15 bin Ermeni, komşuları olan Müslüman Türklere saldırmışlardır.
1.Dünya savaşında, yine aynı Ermeni Karekin Nıjdeh ve Adrianik Ozanyan, bu sefer işgalci Rus ordusunun destek gücü olarak, Ermeni çetecilerle birlikte, Doğu Anadolu ve Karabağ bölgesinde bölgesinde boy göstererek, yine binlerce sivil Türk’ün katledilmesine ve yüz binlercesini de göçe zorlayarak açlıktan, soğuktan ölmesine vesile olanlardır. Daha sonra Nıjdeh ise, Alman nazilerle işbirliği yapmıştır.
Anlaşılan Süryani asıllı George Aslan’ı bunlar ilgilendirmiyor, ancak senelerdir yurtdışında kaldıktan sonra, haçlı zırhı giyip de Türkiye’ye dönüş yapmış olsa gerek… Yani Corç, birkaç sene milletvekili olduktan sonra, Türk ulusunun sırtından ömür boyu 3 bin dolardan fazla emekli milletvekili maaşı alacak…

Erivan’daki bir heykelde, Talat Paşanın katili yüceltiliyor. Oysa katledildiği zaman Talat Paşa, sadece bir sivildi… Ancak, Balkan savaşından sonra, Osmanlı idaresi Türk unsurunun eline geçmiştir. Yani Ermeni çetecilerin katliamlarına “Dur!” diyecek birilerinin eline…
Bunlardan birisi, ailesinin ve akrabalarının Balkan savaşı acılarını kemiklerinin iliklerine kadar hissetmiş olan Dahiliye Bakanı Talat Paşa… Yani Çanakkale savaşının İçişleri Bakanı…
Bunlardan birisi, Balkan savaşına Edirne’deki Kızılay hastanesinin Başhekimi olarak Bulgarlara esir düşen, Londra antlaşmasından sonra Temmuz 1913 yılında serbest bırakılan, daha sonra Teşkilatı Mahsusa(gizli istihbarat servisi) kurucularından ve Doğu Anadolu sorumlusu olan Dr. Bahattin Şakir’dir.
Diğeri ise, dönemin Trabzon valisi Cemal Azmi Bey…
Bu Dr.Bahattin Şakir ve Cemal Azmi Bey ikilisi, 1915 yılının Mart ayından sonra, Doğu Anadolu bölgesindeki Ermeni çetecilerin sivil Türk halkına giriştikleri katliamları en yakından görenlerdir. Örneğin Ermeni çetecilerinin 19 Nisan 1915 yılında Van’ı ele geçirip, ertesi gün Rus işgalcilerine teslim etmelerini ve İstanbul hükümetine baskı yaparak, sivil Türk katliamlarına katılan Ermeni çetecilerin tüm ailelerini, Halep tarafına sürdürme kararı aldırıyorlar. Bu 24.04. 1915 tarihidir.
Tarihe “Ermeni tehciri” olarak geçen bu göçte, -Osmanlı kaynaklarına göre- Ermeni çeteci ailelerine mensup 428 bin kişi Halep civarına göç ettirilmiştir. Ancak terör olaylarına karışmayan Ermenilere dokunulmamıştır.
1.Dünya savaşı hezimetinden sonra, gerek Talat Paşa, gerek Dr. Bahattin Şakir, gerek Cemal Azmi Bey ve diğer kahramanlar, işgalci güçlerin İstanbul’da kurdurduğu mahkeme tarafından idama mahkum edildikten sonra da, Berlin’e sürgüne gidiyorlar ve 1922 yılında, Ermeni çeteciler tarafından şehit ediliyorlar. Şehit düştüklerinde, hepsinin de ceplerinden sadece çocuklarının fotoğrafları çıkmıştı… Onlar, sadece kendi Türk halkını ve çocuklarının geleceğini korumak için mücadele etmişlerdi…

Paris’te de Tıp Eğitimi almış, şu aydınlık yüze bakar mısınız… İşte saygıyla anılması gereken kahraman budur: Dr. Bahattin Şakir!

Cemal Azmi bey
Sadece Talat Paşa değil, d-r Bahattin Şakir’in ve Cemal Azmi bey gibi kahramanlar da unutulmamalı, onlar için de anıtlar yapılmalı!
Durmuş Arda
Bulgaristan’da, 2013 yılından beri malulen emekliyim; ilk yıllarda akciğer kanseri ameliyatı olduğum için, daha sonraki yıllarda ise buna bağlı kronik obstrüktif akciğer hastalığından…
Üç sene önce verilen iş görmezlik raporumun süresi dolduğu için, 14.12.2022 tarihinde, özel doktorum olan V.S.’un Kırcaali’nin Salifler(Vızrojdentsi) semtindeki muayenehanesine gittim ve orada feldşer B.(B. ismi, genelde kadın ismidir. Bu, erkek görünümlü bir şahıs) M. karşıladı. Kendisinden doktor heyeti(TELK) için, benim adıma sevk kağıdı düzenlemesini rica ettim.
B. M., sevk kağıdını yazdı ve bana verirken, “yüz leva tutuyor” dedi. Bende kendisine şaşkınlıkla, ”şaka yapıyorsun herhalde, benim sağlık sigorta güvencem olduğunu görmedin galiba, istediğin miktar oldukça yüksek ve yasa dışı, bu parayı veremem” diye çıkıştım. O da masasından kalkarak üstüme yürüdü “bana yüz leva vermezsen sevk kağıdını yırtarım” diyerek, elimdeki poşeti almak için hamle yaptı. İçimden, “hasta halinle bununla boğuşmak için, kendini bu şerefsizin seviyesine düşürmeye gerek yok, ver parayı, sonra hesaplaşırsın” dedim ve 100 levayı verip, ofisten ayrıldım. Bir sağlık memuru görevini yapan birisi, bir evrak yazıyor ve bunun için 100 leva, yani Türk parasıyla 2000 Lira civarında para talep ediyor. İnanılır gibi değil, fakat gerçekti. Türkiye’de profesörler, bu paranın yarısını talep ediyor…
Hemen ardından doktor S.’u telefondan aradım ve B.’in Kırcaali’deki muayenehanede, sosyal güvencem olmasına rağmen benden şantaj yoluyla yüz leva aldığını ve bu nedenle savcılığa şikayette bulunacağımı söyledim. Doktor S., “sosyal sigortalıysanız, para alınması yanlış, ben inme(kalp krizi de demiş olabilir) geçirdim, savcılıkla, mahkemeyle uğraşmak istemiyorum, öğle yemeğinden sonra ofise gelin ve orada bir hemşire olacak, paranızı o iade edecek, B. tarafından yazılan sevk kağıdını ona verin, o size yeni bir sevk kağıdı yazacaktır” dedi.
Aynı gün öğleden sonra, hemşire V. A., bana 100 levayı geri verdi ve her nedense B. tarafından yazılan sevk kağıdını aldı ve onun yerine yeni bir sevk kağıdı yazdı( Daha sonra baktığımda, harfi harfine, kelimesi kelimesine aynı sevk kağıdını yazmış, sadece kendi parafını atmış).
Hemşire V. A.(V.A) da ilginç bir kişilik. Havadan sudan sohbetten sonra, aramızda geçen şu konuşmayı da özetle aktarmak istiyorum:
“…..
V.A: Şimdi ver şu evraka bir bakayım, ben sana parayı iade edeyim, yenisini yazayım, ver eski heyet(TELK) kararını…
Ben: Sizi de uyarmak istiyorum, bir gün bu adam(B.) sizin başınıza da bela getirecek, çünkü çok aç gözlü, ben bunu doktora da söyledim.
V.A: Ben, onun senden para aldığını görmedim, ben parayı sana iade ediyorum, barış olsun, aranızdaki ilişki beni ilgilendirmiyor, doktor beni telefondan aradı, falan filan, bir kişi şikayette bulundu, bende ona “doktor, benden ne gerekiyorsa yapacağım, evrakı alıyorum, parayı iade ediyorum.
Ben: Doktor da biliyor ki…
VA: Bana, senden para aldığını söylüyorsun, sana inanıyorum, gerçekten senden yüz leva aldıysa anasını s….m.
Ben: Rica ederim, rica ederim, bilmiyormuş gibi yapmayın, doktor bana ‘ne yapayım çalıştırmak için sağlıkçı bulamıyorum’ dedi…
V.A: Eveet, eveet (bilgisayarda yeni sevk kağıdını yazıyor).
Ben: Ne fark eder ki, aynısını yazacaksın nasıl olsa…
VA: Evet, evet önemli değil, sadece bu belgeyi senden almak istiyorum, ben imzalıyorum, ben yazmışım…
(Aynı anda telefon çalıyor ve hemşire telefonu açıyor)
V.A: Evet doktor, geldi, geldi adam, yeni sevk kağıdını yazayım, hazırlıyorum, parayı iade ettim, rahat ol, parayı iade ettim…
Ben: Evet, iade etti.
V.A: Adam burada, rahat ol, yeni sevk kağıdını veriyorum ve hepsi altı(altı, Bulgaristan’da en yüksek öğrenci ders notudur), problem yok, problem yok…
….
Ben: O(B.), bu gibi eylemleri sadece Türkiye’den gelenlere yapıyor galiba…
VA: Şimdi, kusura bakma, Türkiye’den gelenleri bana anlatma, vergi vermiyorlar, faydalanmak için geliyorlar. Yani Türkiye’de yaşıyorlar, Türkiye’de vergi ödüyorlar, sonra Bulgaristan’a gelip suistimal ediyorlar. Türkiye’den gelenleri savunmayın lütfen, görüyoruz ne yapıyorlar, bir sürü para veriliyor…
Ben: İnsanlar kendilerini kopardı inşaatlarda , tarlalarda, sonra asimilasyon politikasının sancıları, ben şahsen Kremikovtsi’de çalıştım…”
Beyni yıkanmış bir hemşireyle fazla muhatap olmak istemedim…
Ancak bu hemşire, şunları bilmeli:
Yaşadığın Kırcaali bölgesinin tamamı, senin “Türkiye’den gelip, Bulgaristan’ı suistimal ediyorlar” dediklerin, benim Türk asıllı hemşerilerimin topraklarıdır. Senin yıkandığın, içtiğin suyun geldiği Çamdere(Borovets) barajının tünellerinde, duvarlarında benim Türk asıllı hemşerilerim çalışmıştır. Senin evine elektriğin geldiği Kırcaali, Soğuk Pınar( Studen Kladenets), Ortaköy(İvaylovgrad) barajlarının tünellerinde, duvarlarında da benim Türk asıllı hemşerilerim çalışmıştır.
Hemşirecik, sen hangi vergiden bahsediyorsun?
Benim Türk asıllı erkek hemşerilerim, “askerlik” altında Sofya, Filibe(Plovdiv) gibi büyük şehirlerin inşaatlarında, demiryollarında, sadece karın tokluğuna 27’şer ay çalıştırıldılar. Örneğin rahmetli babam, “askerlik” adı altında, 3 sene Stanımaka( Asenovgrad)- Kırcaali yolu yapımında sadece karın tokluğuna kazma- kürek çalıştırıldı, rahmetli annem tütün tarlalarında günde 18 saat kendini koparırcasına çalıştı, üç erkek kardeşim de “askerlik” adı altında karın tokluğuna 27’şer ay inşaatlarda çalıştırıldı. Ben ise, “sözleşmeli askerlik” altında, 5 sene düşük bir ücretle Kremikovtsi’nin zehirli tozunu – dumanını yutmak zorunda kaldım.
Bulgaristan devleti, maddi yönden borçlu olduğu gibi, Bulgaristan adalet sistemi de, benim Türk asıllı hemşerilerime çok şey borçludur…
Örneğin 1984-1989 yılları arasında katledilen 20 aylık Türkan bebeğin, 17 yaşındaki Mümin Ahat’ın ve yüzlerce Türk asıllı hemşerilerimin katillerini, Belene gibi kamplarda ve polis karakollarında binlerce hemşerime işkence edenlerin adalet önüne çıkarılmaması gibi… Aynı dönemde, Türk asıllılara uygulanan asimilasyon politikalarını, yüzbinlerce hemşerimin doğduğu topraklarda kovulmasının hesabını kimler verecek?
Sadece bu hemşire değil, Bulgaristan’da böyle beyni yıkanmış insan sürüsü vardır.
Ancak hemşirenin böyle konuşmasından, şu sonucu da çıkarmak mümkün:
Birileri, feldşer B.M.’yi, benim Türk asıllı hemşirelerimden vergi toplamak için mi atadı?
Konumuza dönersem…
Bu gelişmelerden sonra, d-r S. yeniden aradı, bende kendisine, savcılığa şikayette bulunmayacağıma dair söz verdim. Ancak sağlık ile ilgili kontrol kurumlarına değil…
Ertesi gün, – “kim bu d-r S., nasıl birisi” sorusuyla – Sürmenler(Shiroko Pole) köyündeki d-r S.’un çalıştığı Sağlık Ocağına gittim. Sürmenler’deki Sağlık Ocağı, neredeyse bir virane… Bekleme salonunda, birkaç hasta bekliyor. Hastaların muayene odasına girip çıkarken, bekleme salonu, muayenehaneden gelen sigara dumanıyla doluyor. Muayene odasında, hasta dışında iki kişi daha görebiliyorum; ayakta, kirli uzun saçları, yine kirli uzun sakalları, sürekli sigara içen yaşlı birisi, diğeri ise masanın üstündeki bilgisayar başında oturan genç birisi…
Bekleyen hastalara, “İçerdekilerden hangisi d-r S.?” diye soruyorum ve şu cevabı alıyorum:
“Yaşlı, sakallı olan dr. S., bilgisayar başındaki ise onun oğlu, çünkü kendisi bilgisayar kullanmasını bilmiyor” (Bulgaristan’daki sağlık kuruluşlarında, sigara içme izni olup olmadığını bilmiyorum, fakat d-r S.’un Kırcaali’deki ofisinde feldşer B., Sürmenler’deki muayenehanesinde ise kendisi, baca gibi sigara tüttürülüyorlar).
Bir ara, d-r. S. dışarı çıktı ve kendimi ona tanıttım. Onunla sohbet ettikten sonra, genel olarak kötü biri olmadığı izlenimine kapıldım, ancak o kirli saç, o sigaradan sararmış kirli sakal, sigara filtresini dişlerinin arasında ısırmış haliyle, hiç doktora benzemiyor, daha çok evsiz – barksız alkoliklere benziyor. Bu haliyle d-r S., hasta çocukların korkulu rüyası olsa gerek…
Araştırmalarıma göre, d-r S.’un Kırcaali, Sürmenler ve Çiftlik köylerinde muayenehaneleri var. Haftanın belirli günlerinde köylerdeki ofislerine gidiyor. Kırcaali merkezdeki ofisini ise, öğleye kadar feldşer B., öğleden sonra ise hemşire V. A. idare ediyor. Yani Kırcaali’deki d-r S.’un muayenehanesi, dünyadaki tek doktorsuz muayenehane olsa gerek…
Örneğin Kırcaali’deki muayenehaneye Çarşamba giderseniz, evraklarınız Çiflik köyünden çıkmış gibi yazılır, Perşembe giderseniz Sürmenler( Şiroko Pole köyünden… Halbuki, benim gibi bazı hastalar, bu köylere hayatında gitmemiştir.
Dr. S. ile görüşmemden sonra, feldşer B. M.’nin Kırcaali merkezdeki muayenehanesini “yönetmeye” devam edeceğine ve aynı şekilde başta yurtdışında yaşayanlar olmak üzere, diğer hastalara da şantaj yapmaya devam edeceğine tamamen ikna oldum ve bu durumu Bölge Sağlık Kurumuna(RZİ), bir şikayet dilekçesi ile bildirme kararı aldım.
Yazılan şikayet dilekçesine, devşirme olan Viktor Kirçev( Türk adı Sunay) imzalı bir yazı aldım.
Yazıda, söz konusu muayenehanede kontrol yapıldığını, sağlık konusunda bir aksaklık görülmediğini, sadece pandemi kurallarına uyulmadığı için bir fiş cezası kesildiğini, dilekçedeki şikayet üzerine, soruşturma yapılması için, bölge savcılığına yazı yazıldığını belirtilmektedir.
Daha sonra, savcılık soruşturma aşamasındaki davet üzerine, bazı ek deliller sundum.
Yukarıda saydığım nedenlerden dolayı, Bulgaristan adalet sistemine hiç güvenmiyorum.
Bulgaristan adalet sisteminin, totaliter rejimin gestaposu sayılan eski DS ajanlarını ve B. gibi hainleri koruduğunu tabi ki biliyorum…
Hani bir deyim vardır, “Karga, karganın gözünü çıkarmaz” diye…
Yaşayıp göreceğiz…
Fakat hiç yoksa…
Bazı kişilerin eylem ve davranışları kayıt altına alınmış olacak!
Durmuş Arda
Not: Yukarıdaki yazıyı, olaydan hemen sonra yazmadım, çünkü gerek Bölge Sağlık Kurumu(RZİ), gerek savcılık soruşturmasının kapanmasını beklemek zorunda kaldım.
Kırcaali bölge savcılığının açtığı dava sonucunda, Kırcaali bölge mahkemesi 13.03.2024 tarihinde B.M’yi suçlu suçlu bularak 1000 Leva idari ve 209 Leva da mahkeme masraflarını ödeme cezası verdi. Ancak güçlü deliller olmasına rağmen B.M., bu cezayı Filibe Temyiz mahkemesine(Apelativen sıd Plovdiv) götürdü. Filibe Temyiz mahkemesi, 08.04.2025 tarihinde(Dosya no: 20255000600019), B.M’ye, aynı doğrultuda idari ceza verdi. Bu karar kesin olup, temyize kapalıdır.
Yukarıda Bulgaristan adalet sistemine güvenmediğimi belirtmiştim. Bunda da haklı çıktım. Davaya tanık olarak katıldım. Davaya üç kadın yargıç bakıyor. Davanın raportörü olan yargıç Magdalina Stefanova İvanova, bana ilk önce sert bir şekilde, “Sen Bulgar mısın, Türk müsün, nesin sen?” sorusunu sordu. İçimden “Bu ne biçim soru, burası temyiz mahkemesi mi, yoksa nazi mahkemesi mi?” diye karşılık vermek geldi. Fakat yine içimden bir ses “Sakin ol, sinirlerine hakim ol” dedi ve “Türk asıllı Bulgaristan vatandaşıyım” karşılığını verdikten sonra, karşımdaki yargıç sorularını daha sakin ve saygılı sormaya başladı. Davalının iki yalancı tanığına karşı tanıklık yapıyorum, bariz deliller sundum ve sunuyorum ki; mahkeme heyeti, davalı ve yalancı tanıklar afallıyorlar. Davalı avukat tutmuş, benim delillerim karşısında o da çaresiz kalıyor. Mahkeme raportörünün ön yargılı çıkışından sonra “Buradan adalet çıkmaz!” diye düşünmüştüm. Davalı B.M., benim beklediğim cezayı almasa da, sonuçta bir ceza aldı. Umarım, bu da onun kulağına bir küpe olur!

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.